KUR’AN’DA VELÂYET KAVRAMI
“Ve-li-ye” fiilinin bu kalıptan diğer masdarları ‘velyü ve vilâyet’tir.
07/11/2016


Sözlükte Velâyet


 


Velâyet; ‘veli’ kelimesinin kökü olan “veliye/ve-lâ’ fiilinin masdarıdır.  “Ve-li-ye” fiili, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yanyana olmak ve yakın olmak demektir.1 Bu da Kur’an’da bir âyettebu manada geçiyor: “Ey iman edenler! Yakınnıızda olan inkârcılarla kıtal yapın (savaşın)…” (Tevbe 9/123)


 


 “Ve-li-ye” fiili aynı zamanda bir işi yüklenme, işinde tasarruf sahibi olma, emirlik, riyaset (yönetim ve yetki), yardım işini üzerine alma, destek olma manalarına da gelir.2


 


Buna göre “velâyet”e; arkadaşlık/sadâkat, niyet, yer, zaman, din ve nisbette, yardımda, inançta (itikatta) tam bir yakınlık, yanyana bulunma, destek olma anlamları verilmektedir.3 


 


“Ve-li-ye” fiilinin bu kalıptan diğer masdarları ‘velyü ve vilâyet’tir. 


 


“Velâyet ve vilâyet”in“bir işi üzerine alma” olarak aynı manaya geldiğini söyleyenler olduğu gibi3 (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 837), ikisi arasında bir nüans farkının olduğu da söyleyenler de vardır.Tefsirci el-Ferrâ’ya göre bunlar birbirinin yerine kullanılabilir. Bazı dil bilginlerine göre “velâyet” daha çok “yardım etme (nusret)”, vilâyet ise “otorite” (sulta) manası taşır.4 Bu görüşte olanlara göre göre velâyet masdarından “velî”, vilâyet masdarından daha çok “vâlî” ismi türetilmiştir.5


 


Kur’an’da Velâyet ve Bunun Türevleri


 


“Ve-li-ye” fiili ve bunun türevleri Kur’an’da 235 defa geçmektedir.


 


Velâyet, bir âyette dostluğu, veli ve müttefik olmayı (Enfal 8/72); bir âyette de himaye etmeyi (Kehf 18/44) anlatmaktadır.


 


Âyetlerde ve hadislerde “velâyet” masdarı yanında aynı kökten türeyen “vellâ, tevellâ, evlâ, velî, evliyâ, vâlî, mevlâ, mevâlî” kelimeleri geçmektedir.


 


Şöyleki:  


 


-Evlâ; veli anlamına geldiği gibi en uygun, layık, yakın, en yaraşan, dost olarak en yakın olan demektir. (Ahzab 33/6. Kıyame75/34-35) Evlâ bazı âyetlerde yakın, en yakın (Âl-i İmran 3/68. Nisâ 4/135), onun benzeri “evleyan” daha uygun manasında da kullanılıyor. (Enfal 8/75) 


 


-Vellâ (veya tevellâ); nefsin bir şeye yönelmesini ifade eder ki, bu da yönelinen mekana yakınlığı anlatır. Mesela;”kulağımı veya gözümü ona yönelttim, ona döndüm, çevirdim” denilebilir.6


 


Vellâ bunun yanında kaçıp gitmek (Kasas 28/31. Ahkaf 46/29. Fetih 48/22. Kehf 18/18. Tevbe 9/7. Enfal 8/16. Âli İmran 3/111. Ahzab 33/15. Kamer 54/45. Haşr 59/12), yönelmek (Bekara 2/115, 117, 142, 149, 150, 177. Nisâ 4/115), sığınmak (Tevbe 9/57), peşine takılmak” (En’am 6/129) manalarında geçmektedir.


 


Kur’an, kıble olarak Kâbe’ye yönelmeyi ‘vellâ’ fiiliyle emrediyor. (Bakara/144, 149, 150) ‘vellâ’; birini bir işe tayin etmek, birine bir iş yüklemek anlamına da gelir. Bir hadiste bu anlamda kullanılmaktadır.“Allah (c.c.) birine bu ümmetin işlerinden herhangi birini yükler de (vellâ) o da onların ihtiyacını görür, fakirliğini giderirse, Allah (cc) da onun ihtiyacını görür, fakirliğini giderir.”7


 


-Tevellâ; bir tarafa çekilmek (Kasas 28/24), gitmek, arkaya dönüp kaçmak (Mü’min 40/32-33), dönüp/çekip gitmek, uzaklaşmak (Enbiyâ 21/57.Tevbe 9/50. Enfal 8/15. Tâhâ 20/60), bir işi bir sorumluluğu üstlenmek (Nur 24/11), yönetmek ya da iş başına geçmek (Bakara/204-205. Muhammed 47/22), dost edinmek, dostluk için birine veya bir gruba meyletmek (Hac 22/5.Mâide 5/51, 56, 80. Tevbe 9/23. Mümtahıne 60/9, 13. A’raf 7/196. Nahl 16/100 ve diğerleri) “tevellâ” velâyet kökünden gelmekle birlikte “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yüz çevirmek, uzaklaşmak, geriye dönmek (Mümtehıne 60/6. A’raf 7/79. Yûsuf 12/84. Necm 53/29), yüz çevirmek (Mâide 5/43. Bakara 2/137. Âl-i İmran 3/82. Abese 80/1) yöneltmek, çevirmek (Nisa 4/115. Bakara 2/144) anlamına gelir.


 


-Müvellî; yön, istikamet, kıble demektir.  Bir âyette geçiyor. (Bakara 2/148)


 


-Veli; Kelime manası öncelikle ilkbahar yağmuru demektir. Çünkü ilkbahar yağmurları sık ve peşpeşe gelir.


 


“Veli” fa’il (özne) kalıbında bir sıfattır. Kayyim (idare eden), bir işi deruhte eden demektir.8  Ya da birinin işini üzerine alandır, dosttur. Yani düşmanın zıddıdır.9


 


Veli (çoğulu evliyâ)’; seven, dost, yardımcı, işini yüklenen, en yakın sorumlu, sırdaş, müttefik, candan sevip destek olan, komşu ve yakın olan demektir. Kişiye sevgi ve yardım duygularıyla yaklaşıp onu hiç terketmediği için yardım eden dosta da ‘veli’ denilir.


 


Veli aynı zamanda, kişinin yararını ve ulaşmak istediği amaç doğrultusunda işlerinin yoluna gitmesine yardımcı olabilecek, o konuda sorumluluğu üslenen, birinin işini üzerine alan demektir. Nitekim Allah (c.c.), kendisini mü’minlerin velisi olarak niteliyor ve onlara fayda verecek şeyleri kendisi üstleniyor. Bu velâyetinin (veliliğinin) bir gereği olarak da onlara sürekli rahmetini ve özel yardımını göndermektedir.10


 


Bazıları ‘veli’ kelimesine, seven ve yardım eden şeklinde bir anlam verirler. ‘Veli’ kelimesinde doğrudan doğruya sevgi manası olmasa bile, sevgi; veli/dost olmanın gereği sayılır. Birine yardım etmek veya onun işini üzerine almak sevgi ile yakından ilgilidir. Şüphesiz ‘veli’ kavramını dost olma, başkasının işini üzerine alma, yardımcı olma gibi anlamlarını düşünürsek, işin içerisinde sevginin de olduğu görülecektir.  Bu gibi özellikler aynı zamanda gerçek dostun (velinin) da belirgin nitelikleridir.


 


Veli ve mevlâ fail (özne) olarak yakın, dost, yardımcı olan; mef’ul (tümleç) olarak da veli edinilen manasında kullanılır.


 


Veli Kur’an’da şu anlamlarda geçmektedir: 1-Çocuk, evlat (Meryem 19/5), 2-Akrabalık bağı olmayan arkadaş (İsrâ 17/111),3-Yakın kimse (Dûhan 44/41. Şûrâ 42/46. Ankebût 29/22), 4-Rab (Allah’ın bir ismi olarak) (En’am 6/14. A’raf 7/3. Şûrâ 42/9. A’raf 7/30. En’am 6/62. Bir benzeri: Yunus 10/30), 5-İlahlar (Câsiye 43/10. Zümer 39/3. Şûrâ 42/6), 6-Batıl dinlerde ve küfürde velâyet (kafirleri veli edinmek) (Mücâdile 58/14. Mâide 5/51), 7-Hak dinde velâyet, dostluk (Mâide 5/55),8-İçtenlik, hayırhahlık hususunda dostluk (Nisâ 4/144. Âli İmran 3/28)11


 


Kur’an’da “ve-li-ye” fiilinden türeyen üç isim, Allah’ı nitelemek üzere gelmiştir. el-Velî, el-Mevlâ ve el-Vâli. Bunların üçü de anlam bakımından aynı köke dayanır.


 


el-Veli, Kur’an’da onüç ayette açık olarak Allah’ı niteler. “Hamd’e layık Veli...” (Şûrâ 42/28),“Gerçek veli ancak Allah’tır” (Şûrâ 42/9),“Sensin bizim velimiz...” (A’raf 7/155. Sebe’ 35/41) gibi.


 


Allah’ın ismi olarak el-Velînin anlamı konusunda iki yorum öne çıkmaktadır: Birincisi; “yardım eden” (nâsır), ikincisi; “kâinatın işleri kendi uhdesinde bulunan ve o işleri yürüten” şeklindedir.12  


 


Mü’min için, ‘veliyyullah /Allah’ın velisi’ denir. (Yûnus 10/62) Burada veli mef’ul  (tümleç) ölçüsünde olup ‘Allah’ın kendisine veli ve mevlâ olduğu kişi’ demektir. Meselâ bir müslüman için; “O, Allah’ı veli edindi” denilebilir. Yine Allah için; “O, mü’minleri veli edindi ve Allah (c.c.) onların mevlâsı’dır” şeklinde söylenebilir.13


 


Veli olmak, veli olunan üzerinde hak ve yetki (salahiyet) sahibi olmayı gerektirir. Velâyetin (veli olmanın) özünde bu anlam vardır. Yalnız bu yetki, veli edinilen üzerinde bir baskı ve hükmetme değil, aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma, yakını olma ve onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir.Bu yetki içerisinde sahip olma ve ilgilenme, sevgi ve merhamet, ona yakın ve dost olma, onu koruma, eksiğini giderme manaları bulunmaktdır.


 


Kur’an’da ‘veli’ kavramı, Allah (c.c.), Peygamber (s.a.s.), melekler, mü’minler hakkında kullanıldığı gibi, şeytan, inkârcılar ve münafıklar hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki ortak nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üstlenme, idaresini başkasına verme anlamlarıdır.


 


-Vâli; yönetmek, idare etmek manasında olan vilâyet masdarından fâil (özne)dir.  Yönetici ve tasarruf sahibi demektir.14


 


‘el-Vâli’, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıklar üzerinde hükmü olan, onları çekip çeviren, her şeye sahip olan ve her şey üzerinde tasarrufta bulunan demektir. Bazılarına göre ‘vâli’ veli demektir, onun taşıdığı manaları taşır.


 


el-Vâli olan Allah (c.c.), eşyanın maliki, mütevellisi, mutasarrıfıdır. Onları istediği gibi tasarruf eder, onlarda emrini yerine getirir, hükmünü yürütür. Nimet veren manasına da gelir.15


 


Kur’an’da bir âyette geçmektedir. (Ra’d 13/11)


 


-Mevlâ; efendi, sahip,mâlik, köle, köle azad eden, yardımcı, soyca yakın, oğul, halif (arkadan gelen), misafir, ortak, rab, nimet veren, nimet verilen, tabi olan, hısım anlamlarında kullanılmıştır.16 Bir kimse aralarında akrabalık olmadığı halde birini dost edinirse ona da mevlâ denir.  


 


Kur’an’da bu kelimenin dört anlamda kullanıldığını görmekteyiz.


 


1-Yardımcı, dost, yani ‘veli’ anlamında. (Muhammed, 47/11. Hacc 22/13)


 


2-Uygun, yaraşır, yakışır, (evlâ) anlamında. (Hadid 57/15)


 


3-Efendi, sahip anlamında. (Nahl 16/76) Bir hadiste de bu manada geçiyor: “Bir kadın efendisinin emri olmadan nikahlanırsa o nikah batıldır.”17


 


4-Dost, yardımcı, nimet veren, koruyup kollayan anlamında. Ancak Kur’an bunu daha çok Allah’ın bir sıfatı olarak kullanmaktadır.  “Toptan Allah’a sarılın (tutunun); O sizin ‘mevlâ’nızdır, O ne güzel mevlâ, o ne güzel vekildir.” (Hacc 22/76) Allah (cc) mü’minlerin Rabbi olduğu gibi tek ‘mevlâ’sıdır, onlara yardım eder, zafer verir, onları korur ve gözetir, onlara bakar ve onları destekler.  (Enfal 8/40, 57. Tahrim 66/2. Âl-i İmran 3/153)


 


el-Mevlâ, el-Veli ile yaklaşık aynı manadadır. Ancak el-Mevla (belirlilik takısıyla) Kur’an’da yalnızca Allah hakkında gelmektedir. Kullara, Rabb anlamında ‘mevlâ’ denilemez.


 


Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki:


 


“Ve kimse de efendisine ‘Mevlâm (Rabbim, sahibim) diye hitap etmesin. Fakat efendim desin. Çünkü sizin mevlâ’nız Aziz ve Celil olan Allah’tır.”18


 


Mü’minler için Allah’ın mevlâsı denilmez, ancak Allah mü’minlerin mevlâsıdır denilebilir. Halbu ki veli kelimesi insanlar hakkında da kullanılır.


 


Mevlâ kelimesinin manasındaki ‘velilik, dostluk, yardımcı olma, şefaatçı olma, zafer verme, yönetme ve hidayet verme’ gibi anlamlar, ‘veli’ kelimesine göre daha geniş ve mutlaktır. Bu da Allah’a ait bir şeydir. Bu anlamda Allah (c.c.), mü’minlere hem ‘veli’ hem de ‘mevlâ’dır.


 


el-Mevlâ on iki âyette Allah hakkında geçmektedir. (Yûnus 10/30. En’am 6/62. Enfal 8/40. Hac 22/78. Muhammedd 47/11. Bakara 2/286. Âli İmran 3/150. Tevbe 9/51. Dûhan 44/41. Hadid 57/15. Tahrim 66/2, 4)


 


Allah (c.c.), müslümanlar için ne güzel mevlâ’dır. (Ni’me’l mevlâ ve ni’me’n nasîr.) (Enfal 8/39-40. Ayrıca bakınız: Hacc 22/78. Tahrim 66/2. Bir benzeri: Âl-i İmran 3/149-150)


 


‘Mevlâ’, kendisinden yardım umulandır. Nitekim mü’minler dualarında, “…. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlâmızsın (mevlânâ). Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” derler. (Bakara 2/286. Bir benzeri: Tevbe 9/51)


 


Kur’an, mevlâ sıfatını olumsuz anlamda da kullanmaktadır. Zararı faydasından çok olan ve kendisine tapınılan putlara ‘ne kötü mevlâ’ sıfatını veriyor. (Hacc 22/13) Kâfirlerin, kendilerine yakın ve yardımcı olacak bir mevlâları yoktur. Allah (c.c.) ise mü’minlerin dostudur. (Muhammed 47/11) Bazılarının ‘mevlâ’ sandıkları kimselerden hiç bir fayda gelmez. (Dûhan 44/41) Kıyâmet gününde bir mevlâ (dost/arkadaş) bir başka mevlâya (dosta/arkadaşa) bir fayda sağlayamaz. İster akraba olsun, ister olmasın.19


 


İslâm hukukunda, aralarında dostluk ve yardımlaşma devam edeceği için, köleye de, köle azad edene de ‘mevlâ’ denmiştir.


 


-Mevâli; “mevlâ”nın çoğulu olan “mevalî”, Kur’an’da mirasçılar (Nisâ 4/33. Nahl 16/76), akraba, nesil (Meryem 19/5),dost ve arkadaş (Ahzab 33/5) anlamlarında geçmektedir.


 


Velayet Bağı


 


Kur’an, veliliği ve kardeşliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlıyor ve müslümanların hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar, birbirlerine veli (dost, kardeş, yardımcı, müttefik, birbirlerinden sorumlu) olduklarını haber veriyor.


 


Böylece onların birbiri üzerinde ‘velâyet’ hakkı bulunmaktadır. Onlar bunu; birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, ma’rufu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, haklarını koruyarak, velâyet yani yönetim makamına mü’min olanlardan başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine zalimlere ve bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.


 


Kur’an buna şöyle işaret ediyor:


 


“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır (velileridir). İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/71)


 


Allah (c.c.) İslâm ile alay eden ehl-i kitabı, inatçı kâfirleri ve benzerlerini veli edinmeyi, onlarla velâyet bağı kurmayı yasaklıyor. (Bakınız: Mâide 5/57. Âl-i İmran 3/28. Nisâ 4/144. Mücâdile 58/22.Mümtehıne 60/1-2)


 


“Ey iman edenler! Yahudileri ve hırıstiyanları da veli (dost, sırdaş) edinmeyiniz. Onlar (ancak) birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse (tevellâ), muhakkak o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.”  (Mâide, 5/51)


 


Bu âyet ile kâfirler ve ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyetlerle yanyana düşünüldüğü zaman ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil ve yönetme yetkisi’ anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet ‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir. Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen kimselere verirler.20


 


İslâmi yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘veliyyü’l emr’dir. İşin velisi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini almış, onların velileri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet hakkının da gerçek Veli olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla elde edileceği açıktır. İman etmeyen, müslümanların gittiği yoldan gitmeyenlere bu işleri yapma veliliği (veliyyü’l-emr emâneti) verilmemesi gerekir.


 


Mü’minlerin dışındaki insanların veli-dost edinilmemesi asla kötü muamele, hak ihlali ve sürekli kavga değildir. Bilakis dinimiz bütün insanlara iyi muamele etmeyi emrediyor. Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar ile bir arada yaşayabilirler ama, işlerini onlara emânet etmemeleri, onları sırdaş, müttefik ve veli (candan dost) edinmemeleri gerekir.


 


İman bağı ile kurulan ‘velâyet’ gerçeğini anlamış olan bir müslüman, mutlak ve değişmez ‘veli (dost, yakın ve yardımcı)’ olarak Allah’ı tanır.  Bu bilinçle hareket eden, Allah’ın dışındaki kimselerle ve odaklarla kuracağı dostlukta temel olarak Allah’a ait velilik ölçüsünü alır. Yani o, Allah’a veli olanlarla, ya da Allah’ın kendisi için veli edindiği kimselerle velilik bağını kurar. Onlara karşı velâyetin gereklerini yapar. Veli olarak onları sever, onlara yardımcı ve destek olur, gerekirse ihtiyaçlarını giderir. Onları candan dost ve ahbab kabul eder. Onların faydasına çalışarak işlerine yardımcı olur, tehlikelere karşı onları korur. Onların aleyhine olabilecek faaliyetlerde bulunmaz. Onlara karşı düşmanlara yardım etmez, maddi ve manevi destekçi olmaz. Allah’ın ve O’nun dininin düşmanlarına, o dine karşı ellerindeki bütün imkanları kullanarak mücadele edenlere veli gözü ile bakmaz. Böyleleri kendi akrabaları, anne-babaları veya tanıdıkları olsa bile onlarla velayet (dostluk, müttefiklik) bağı kurmaz. (Mücâdele, 58/22)


 


Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri veli-dost olarak bilmek imanın gereğidir. Bir başka deyişle imanın lezzetini tadanlar, dost (veli) olarak  bunları kabul ederler. Kur’an bunları veli/dost kabul edenlere ‘hizbullah-Allah taraftarı’ ünvanını veriyor. (Mâide 5/56. Mücâdele, 58/22)


 


‘Velâyet’ her şeyden önce bir iman yakınlığı, duygu ve birbirini destekleme beraberliğidir. Buna göre bütün müslümanlar karşılıklı olarak birbirlerine veli/dosttur. Bir kimseyi veli edinmek, aynı zamanda onu dost saymak, onunla yardımlaşmak, -yetki sahibi ise- otoritesine boyun eğmek, ona ait görev ve yetkilerini tanımak, yönetme işini ona emanet etme gibi anlamlara gelir.


 


Kur’an, mü’minlerin velâyet bağını şöyle açıklıyor:


 


“Sizin veliniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.” (Mâide, 5/55)


 


Bir Hukuk Terimi Olarak Velâyet


 


“ve-li-ye” fiilinin bir anlamının da “bir işin sorumluluğu kendi üstünde olmak olduğunu hatırlayalım.


 


Bir hukuk terimi olarak ‘velâyet’; başkası üzerine ister-istemez sözünü geçirmeyi, itaat edenle onun işini üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde sevgi ve yardım manalarını da barındıran velâyet, genel olarak, aile içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imamet (önderlik/halifelik) sebebiyle gündeme gelir. Aile içerisinde çocuklar üzerinde öncelikli olarak ana-baba velâyet hakkına sahiptir. Velâyet hakkına sahip olan kişiye velî denir. Bu nedenle babaya çocuğun velisi denir. Hadislerde de bu anlamda geçiyor.21


 


Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında) ise velâyet (veliyyü’l-emr olma) hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat (serbest seçim) ile seçilen yetkili kimsenindir.


 


Aile içerisindeki velâyet doğal bir süreçtir ve zorunlu bir görevdir. Çocukların bakımı, yetiştirilmesi veya ihtiyaçlarının giderilmesi ana-babanın aslî görevidir. Bundan dolayı onların kendi çocukları üzerinde otorite hakları bulunur. Anne-baba bu otoriteyi veya yetkiyi onlara hükmetmek için değil; onları yetiştirip hayata hazırlamak, hukukî açıdan onlara sahip olmak ve kendi kabul ettiği değerlerle terbiye etmek amacıyla kullanırlar.


 


‘Velilik kelimesinde saklı olan sevgi, şefkat ve yakın ilgi anlamlarını da beraber düşünülürse, ebeveynin ‘velâyet’ hakkı daha iyi anlaşılır.


 


Ümmet arasında serbest biat (seçim) ile uygun birisine verilen velâyet görevi ise, bir emanettir, karşılıklı anlaşmaya ve rızaya bağlıdır. Müslümanların serbest seçim ile yetki verdikleri yöneticilere ‘veliyyü’l-emr’, yani işin sahibi, sorumluluk üslenen, veya ehil olduğu için işi üzerine alan kimse denilir. Dikkat edilirse burada da ‘veli’ kelimesi kullanılıyor. Bu ifadede; sorumluluk, işe uygunluk ve yetki anlamları bulunmaktadır. Yine bu ifadede  sevgi, merhamet ve yakın ilgi manaları da vardır.


 


Bu demektir ki, müslümanların serbest oyuyla onların din ve dünya işlerinin başına geçen, onların sorumluluğunu üslenen yöneticiler, bu seçimden dolayı bir yetki ve otorite kazanırlar. Ancak onlar da bu otoriteyi tıpkı ebeveynler gibi halka hükmetmek için değil, onların işlerini adaletle ve hakkaniyetle görmek, ihtiyaçlarını gidermek ve onları zararlı şeylerden korumak için kullanırlar. Halkın seçimiyle (biatiyle) seçici olarak ve belli şartlara bağlı olarak ‘veliyyü’l-emr-yönetici’ olan kimse, yetkisini yanlış kullanırsa, merhamet ve adaletten saparsa veya görevini kişisel çıkarlara alet ederse halk ile yaptığı anlaşma sona erer, yani ‘velâyet’ hakkı düşer.


 


Anne-babaya çocuğun ‘veli’si denildiği gibi, aynı şehirde oturanların meşru haklarını koruyan, onların işlerine bakan ‘veli’ye, ‘vâli’ denmektedir ki, insanların işlerini idare eden, halkın sorumluluğunu üzerine alan kimsedir. Nitekim Türkçe’de bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin valisi, o kentte oturan kimselerin hepsinin velisi sayılır.


 


Kısaca bir hukuk terimi olarak velâyet; “bir kimsenin veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren dinî, dünyevî, hukukî, siyasî; kısaca her konuda tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın aralarında meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine tevdi edenler üzerinde koruma, gözetme, yardım etme, işlerine müdahale ve üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından tam bir yetkiye sahip olmasıdır.”22


 


Dipnot


 


1- Cevherî, es-Sihah Tâcu’l-Lüga, 6/559. Fîruzâbâdî, Kâmûsul’-Muhît, s: 1344


 


2- el-Isfehâní, R. el-Müfredât, s: 837. Cevherí, es-Sıhah Tâcu’l-Lüga, 6/559. Firuzabadi, Kamusul’-Muhit, s: 1344


 


3- el-Isfehâní, R. el-Müfredât, s: 837. Tabatabâî, M. H. el-Mizan, 10/89


 


4- İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 15/281


 


5- Apaydın, H. Y. TDV İslâm Ansiklopedisi, 43/15


 


6- el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 837


 


7- Ebu Davûd, İmâre; no: 2948


 


8- İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 15/281


 


9- Cevherî, es-Sihah Tâcu’l-Lüga, 6/560


 


10- F. Razî’den, M. Öccü, Kur’an’da Veli ve Velâyet, s: 26


 


11- Mukatil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü (çev.), s: 250-254


 


12- Apaydın, H. Y. TDV İslâm Ansiklopedisi, 43/157


 


13- el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 837


 


14- Cevherî, es-Sihah Tâcu’l-Lüga, 6/560


 


15- Ulutürk, V. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, s: 137


 


16- İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 15/282. Yıldırm, S. Kur’an’da Uluhiyyet, s: 188


 


17- Tirmizi, Nikah/15. Ebu Davud, Nikah/16, 19. İbni Mace, Nikah/15. Darimi, Nikah/11


 


18- Müslim, Elfazı’l Edeb/14, no: 2249


 


19- İbn Kuteybe, M. Te’vilu Müşkili’l-Kur’an (şerh: S. Ahmed Sakar), s: 455


 


20- Akyüz, V. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s: 77


 


21- Müslim, Nikâh / 66-67 no: 3476-3477. Ebû Dâvûd, Nikâh/26 no: 2098-2100


 


22- Öccü, M. Kur’an’da Veli ve Velâyet, arka kapak


 


Hüseyin Kerim ECE / Vuslat Dergisi