Elmalılı M.Hamdi Yazırın Müteşabih Ayetleri Anlamaya Katkısı

Bu makalemizde muasır âlimlerimizden Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın müteşabih ayetleri nasıl ele aldığını incelemeye çalışarak Usul-i Tefsir ilminin önemli bir problematiğini teşkil eden bu konuya getirdiği açılımı dikkatlere sunacağız. Aralarında tefsir ehlinden bazı kimselerin de bulunduğu geniş kitlenin müteşabihler hakkındaki telakkileri şöyle özetlenebilir:
27/04/2008


  1- Müteşabih, mânâsı kapalı olup kesin maksadı anlaşılamayan ayetlerdir. 2- Buna binaen bu ayetlerin tefsir ve teviline girişmek doğru değildir. 3- Müteşabihler “yedullah”, “er-Rahmanu ale’l-arşi’steva”, “men fi’s-semai” gibi, Allah Teala’ya mahluklarda bulunan bazı özellikler nisbet eden ve sayıları son derece az birkaç ayetten ibarettir.



Bu anlayışın iyice irdelenmesi gerekir. a) Her şeyden önce müteşabih ayetlerin sayısı bu kadar az değil, yüzlercedir. Çünkü yaygın anlayıştaki müteşabihler, “müteşabihu’s-sıfat” denilen kısım olup bunlar, misalleri çok az olan küçük bir bölümünü teşkil eder. Oysa bunlar “hakiki müteşabihler” kısmının bir bölümüdür ve huruf-i mukatta’anın da içinde yer aldığı bu kısım, bir önceki bölüme göre biraz daha fazladır. Ama kevnî meselelerden, uhrevi hallerden ve başka bir kısım hakikatlerden bahseden “izafi müteşabihler” vardır ki bunların sayısı yüzleri geçer. b) Diğer taraftan, Allah Teala mânâsı anlaşılamayacak tarzda muhataplarına hitab etmekten münezzehtir. İlim ve hikmet sahibi bir insanın bile yapmayacağı yersiz bir davranış, nasıl olur da O’nun hakkında düşünülebilir? c) Bir de şunu hiç unutmamak gerekir: Teşabüh problematiği, aklı ve bütün kapasiteleri sınırlı olan insan yapısının ayrılmaz ontolojik bir gerçeğidir. İnsanın bu özelliği onun ifadesine de yansımış, lisanına yerleşmiştir. Beşer dilini kullanma durumunda olan Kur’ân da, haliyle müteşabih ifadelerle dolu olmuştur. d) Hem iyi değerlendirilmesi halinde, insanlar için müteşabihlerin Kur'ân’da bulunması büyük bir nimet, hatta mucizedir. Zira bu özelliğe sahip bir kitap, ilmi her şeyi ihata eden Allah’tan gelebilir. Kur’ân beşer sözü olsaydı, müteşabihler bulunmaz ve bilhassa müteşabihler konusunda insanların dikkatlerini çekip onları uyarmazdı.



Bu makalemizde düşüncelerini ele alacağımız müellif, konuyu sathi bir şekilde ele almakla yetinmeyip bu hususta zor olanı gerçekleştirmiş, meseleyi fikri ve felsefi yönden temellendirmiştir. Böylece müteşabihleri, nerdeyse mühmel, meskut, gölgede kalma durumundan kurtararak, tefsir için büyük bir zenginlik kaynağı olduğunu göstermiştir. Makalemizde bunu ispat edeceğimizi umuyor, bir yandan da son dönemde, Türkiye’de orijinal müelliflerin pek bulunmadığı zannını gidermeye de katkı sağlayacağını ümid ediyoruz.



Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Müteşabihatla İlgili Görüşleri

Müfessirimiz müteşabihi açıklamaya başlarken önce şu önemli hususu vurgular: Esasında Mütekellim olan Cenab-ı Allah yönünden, keza işin gerçeği yönünden Kur’ân’da hiçbir şüphe olmadığı halde, muhatabın anlaması yönünden duruma göre, çeşitli şekillerde kapalılık ve farklı ihtimaller bulunur. Bu ihtimaller, muhkem ayetlerin ışığında vuzuha kavuşturulur.1

Onun vurguladığı diğer mühim husus şudur: Kur’ân’da mühmel yoktur. Huruf-i mukkatta’alarda bile çeşitli anlayış vecihleri vardır. Mesele, mefhumların tahdit edilip muhkemleştirilmesi ile, kastedilen mânânın tayin edilmesindedir. Faide-i hitab ise bu tayine bağlı değildir. Saymaya gelmez derecede araştırma konuları sezdirmek, beşer ilminin değerini tayin ettirmek, insanların seviyelerine göre onlara değişik zevkler tattırmak, nihayet rasih âlimleri sonsuz bir tefekkürle imtihan etmek gibi birçok faide-i hitab vardır.



1. Müteşabih’in Tarifine Katkısı

“Müteşabihat denildiği zaman mânâsız bir ibham-ı külli iddia edildiğini zannetmek büyük bir hata teşkil eder. Müteşabihat mânâsız ve mühmel değil, kesret-imeânîden dolayı muayyen bir murad tayini mümkün görünmeyen ve daha doğrusu ifade ettiği hakâik-i muhîta, zihn-i beşerle kabil-i istiab olmadığından mübhem görünen bir ifadedir. Bu öyle bir beyandır ki hakikat-mecaz, sarih-kinaye, temsil-tahkik, zâhir-hafî gibi vücuh-i beyanın mecmuunu havidir. Bunun için bâlâda buna “el-ma’lûmü’l-mechul” ifadesini arzetmiş idik. Zaten kelamda ibham, mevkiine göre en büyük vücuh-i belagatten birini teşkil eder.”

“Müteşabihat, murad olunabilecek gibi görünmekte birbirlerine benzer müteaddit mânâlara muhtemildir ki hepsi mi veya birisi mi murad olduğu zâhir bir surette seçilemez.” Müfessirimiz bu tarifini başka bir yerde biraz daha genişleterek şöyle der: “İki şeyin birbirine mütekabilen alettesâvi benzemelerine teşabüh ve bunların her birine müteşabih denilir ki yekdiğerinden seçilemez, zihin temyizlerinden aciz kalır. Teşbih ve müşabehette bir taraf fer’ ve nakıs, diğer taraf asıl ve tam olur. Teşabühte ise tarafeyn, aynı kuvvette mütesavi olurlar. Teşabühleri tefavütlerini setreder de iştibah u iltibas hasıl olur: “İnne’l-bakara teşâbehe aleyna”,” teşâbehet kulûbuhüm”, “ve ütû bihi müteşâbihen” gibi. Demek ki teşabüh, seçilememeye sebeptir. Temyiz olunamamak bunun bir mânâ-yı lâzımîsidir. Bu münasebetle, insanın doğrudan doğruya temyizine yol bulamadığı bir şeye dahi müteşabih ıtlak edilir ki hafî, müşkil demek gibidir. Bu ıtlak, var ile yok beyninde müsavi olması nokta-i nazarından da olabilir.” Bu sözün devamında müteşabihin başka anlamına geçerek şöyle devam eder: “Bu suretle Kur’ân’ın ve âyât-ı Kur’ân’ın ihkam ve teşabühü; elfazı, tenasuku, hüsnü, maânîsi, ahkamı gibi muhtelif vücuh ile mülahaza olunabilir. Ayetlerin fasılaları, müvazenetleri ve sairesi gibi sanayi-i bediiyyesi itibariyle teşabüh ve tenasuk, muhkemliğe mukabil değildir. Belki ayn-ı ihkamdır. Bu cihetle “uhkimet âyâtuhu”8, “kitaben müteşâbihen” mütekabil değil, yekdiğerinin izahıdır. Fakat nazmın delaleti itibariyle mülahaza edildiği zaman muhkem ile müteşabih, zıd ve mütekabildirler. Şüphe yok ki mânâsını kat’iyyetle bildiren muhkem, bildirmeyen gayr-ı muhkemdir. Bu ayette (Ali İmran, 7) muhkem ile müteşabih mukabil olarak zikredildikleri gibi maba’dinde te’vil karinesi de mânâya aittir ki İlm-i Usul’de de şer’an muhkem ve müteşabih, bu haysiyetle mülahaza edilmiştir.”



2- Müteşabihin Kapsamını Genişletmesi

Müfessirimiz şu pasajlarda müteşabih teriminin kapsamını genişletmektedir:

“Zâhir mukabilinde hafî, nass mukabilinde müşkil, müfesser mukabilinde mücmel, muhkem-i has mukabilinde mânâ-yı ehassıyla müteşabih vardır. Binaenaleyh kitab, külliyetiyle mülahaza olunduğu zaman, bu üslub-i hikmetle müteşabihatın muhkemata rücuu haysiyetiyle hepsi muhkemdir, “la raybe fih”11, “kitabun uhkimet âyâtuhû”12dur. Bilakis bu hikmete muhalif olarak müteşabihat ümmü’l-kitab farz edilir de muhkematın müteşabihat ile te’viline gidilirse o zaman da hepsi müteşabih olur. “Kitaben müteşabihen mesani tekşa’irru minhu cüludü’llezine yehşavne rabbehüm” hükmü tezahür eder.” Görüldüğü üzere burada hafî, müşkil ve mücmeli müteşabih kapsamına dahil ederek genişletme cihetine gitmiştir. Şu halde Kur’ânda hafî geldiğinde onu zâhir ışığında, müşkil geldiğinde onu nass ışığında, mücmel geldiğinde onu müfesser ışığında, mânâ-yı ehass ile müteşabih geldiğinde onu muhkem-i has ışığında anlamaya çalışmalıyız. Böyle yapmakla iştibah ve ihtimaller izale olunabilir.



Burada bir husus dikkat çekmektedir: Müteşabihatı esas alıp muhkematı ona göre anlamaya çalışmak, tenkit ve reddedilen bir iştir. Merhum müfessirimiz, naklettiğimiz mezkur ifadesinde, işi tersine çevirerek muhkemi müteşabihe irca edenler hakkında “kitaben müteşâbihen mesânî” ayetiyle istişhad etmesi tereddüde yol açmaktadır. Zira bildiğimiz kadarıyla bu ayette, 'ayetlerinin belagatte, hakikatleri bildirmekte birbirine benzer olması' itibariyle Kur’ân medh olunmaktadır. Yoksa burada muhkem mukabili olarak müteşabih söz konusu değildir. Dolayısıyla bu siyaka münasip olan ayet-i kerimenin, muhkemi bırakıp müteşabihleri fitne sebebi yapmak isteyenleri kınayan “fe emme’llezine fi kulûbihim zeyğun fe yettebiûne ma teşâbehe minhu…” olduğunu düşünüyoruz.



“Bir lafzın mücerret siğasına nazaran mânâ-yı muradı malum olursa ona zâhir denilir ki enva-ı muhkemin edna derecesidir. Bunun te’vile veya tahsise veya nesha ihtimali bulunabilir. Fakat bunlar karineye muhtaç olduğundan, karine olmadığı müddetçe zâhirinde kat’i olur. Eğer bu mânâ kelamda ma sîka leh olmuş, mütekellim, sözü bunun için sevk etmiş ise nass olur. Bunda artık te’vil ihtimali kalmaz. Ancak tahsis veya nesih ihtimali bulunabilir. Nihayet nesih ihtimali de yoksa ki ihbarat, te’yid edilmiş inşaiyyat bu kabildendir- bu da mânâ-yı hassıyle muhkem olur. Bunların hepsinin hükm-u icabı ilm ü ameldir. İndetteaâruz akvâ tercih olunur.



Bunlara mukabil, bir lafzın mânâ-yı muradı siğasından değil, başka bir emr-i ârız sebebiyle gizlenmiş bulunursa hafî, böyle değil de mânânın nefsinde ince, her nefsin nüfuz edemeyeceği, edenlerin de teemmülsüz kavrayamayacağı derecede gamız olması veya bir istiare-i bediiye bulunması gibi bir sebepten nâşi gizli, muhtac-ı teemmül bulunursa müşkil, siğa müteaddit mânâlara alesseviyye muhtemil olur ve hiçbirinin tercihine karine bulunmaz ve fakat bir beyan-ı tefsirin lühûku me’mul bulunursa mücmel, mânâ-yı muradı anlamak ümidi münkatı’ olursa hâlis müteşabih olur. Müteşabihat-ı Kur’ân’dan birçoğu böyle kesret-i meânîden dolayı bir şa’şaa-yı beyan içinde bulunduğundan nazarları kamaştırır…”



3-Müteşabihin Hikmet-i vücudu Hakkındaki Katkısı:

Müfessirimiz, ilahi kitaplarda müteşabihat bulunmamalı idi, gibi bir tevehhüme kapılmanın doğru olmayıp, bunların yer almasının hikmet-i vücudunu bildirmek üzere şöyle der: “Zira böyle bir tasavvur, cereyan-ı vücudun inkıtaını veya suret-i vahide altında yeknesak ve camid bir tevalisini ve malumat-ı ilahiyyenin tenahisini farz etmek veya bütün namütenahiliği ile ve bütün hayatiyetiyle malumat-ı ilahiyyenin muhkem bir surette beşere talimi ve Allah Tealaya bir şerik ve nazîr ihdası mümkün olduğunu tevehhüm eylemek ve yahut Allah Tealanın ilm-i beşeri sabit bir nokta-i tenahide tevkif edip malumattan mechulata18, noksandan kemale doğru ebedi bir hayata müteveccihen ilerlemesine mani olması lazım geleceğini iddia etmek, hasılı feyz-i ilahide buhl istemektir. Her tavr-ı terakkinin ilerisinde kat’ olunacak mesafe, keşf edilecek hakâik ve hiçbir zaman nüfuz edilip bitirilemeyecek mebâdi ve mekasıd mevcut olduğu halde, Allah Tealanın bunları istidadat-ı muhtelifeye göre sezdirmeyip ezher cihet gizlemesi ve bu mechulatı mümkün olduğu kadar hall ü keşfe medar ve mi’yar olmak üzere bahşettiği usûl ve delâil-i muhkemeyi, mütenahi ve camid bir noktada tutması, dünkü ilimden yarın, dünyadan ahiret için istifade ettirmemesi nasıl olur da mukteza-yı hikmet-i ilahiye farz edilebilir?”19 Müellif mütalaasının devamında her şeyi ispatlayıp vuzuha kavuşturduğunu iddia etmenin cehaletten başka bir şey olmadığını anlatır.



Bir başka hikmet-i vücut şudur: “Sonra edeb ü ahlak veya diğer hikmetlerden dolayı tasrihi hayır olmayan, kinaye ve ta’riz daha beliğ ve müessir bulunan mezâmin vardır”20. Görüldüğü gibi bazen adab gereği olarak bazı meseleleri üstü kapalı tarzda bildirmenin daha güzel ve etkili olduğunu vurgular.



Bir başka hikmet: “Nihayet bütün beyanat nizamı, tevhid üzere vahdetten kesrete veya kesretten vahdete giderken gerek nisbetlerde ve gerek hudud-i tasavvuratta lisan-ı beşerin henüz lügatini vaz’ etmediği, hatta hiç sezmediği, düşünmediği, misalini görmediği nice maânî ve hakâik vardır ki bunlar bir muhkem ile ifade olunmakla beraber, müteşabih bir misal ve ima ile sezdirildikleri zaman daha müfid olur. Bu gibilerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler”

Bilinen bir hikmeti de şöyle ifade eder: “Hükema derler ki: İlmin başı hayrettir. Bu itibar ile de Kur’ân’ın başında irşad ve hidayetin bidayetinde böyle hayretengiz bir tebliğin beliğ bir kuvve-i teshiriyyesi vardır.” Bunun mânâsı şudur: İnsanın bir şeyi merak etmesi önemlidir. Merakla başlayıp, derken hayret derecesine ulaşan insanın, hayreti nisbetinde konuya duyduğu ilgi artar, heyecan duyar. Mesele ile ilgili en ufak ayrıntıları bile kaçırmak istemez. Halbuki rasgele, sathi bir bakış atfetmekle konuyla sıkı bir irtibat kuramaz. İnsan ilgilendiği konuda, zihninin ihata edemediği tarafların kaldığını bildiği takdirde, onları öğrenmeye ihtiyacı ve iştiyakı artar. Bilimler böylelikle gelişip mükemmelleşir. Hayret uyandırılmazsa, genel bir bakışla, insan bazı ayrıntıları kaçırabilir.



4-Müteşabihleri Sınıflandırmaya Katkısı:

“Birçoğu da bir mânâ-yı muhkem etrafında onunla kabil-i ictima ve meratib-i muhtelife üzere müterettib müteaddit işarat ve delâlâtı ihtiva ettiğinden dolayı icmal veya işkal ve hafa ile calib-i dikkat olur. Bu suretle muhkem zımnında müteşabih, müteşabih maiyetinde muhkem de bulunur.” Buna göre bir kısım müteşabihler, muhkem bir mânâ ile bir arada bulunabilirler. Bu muhkem mânâlar, çeşitli aşamalarda ve merdiven basamakları gibi sıralanan, birbiri üzerine bina edilecek tarzda birçok işaret ve delaletler ihtiva etmeleri sebebiyle mücmel veya müşkil veya hafî haline gelebilirler.



Aşağıda görüleceği gibi hafî, müşkil ve mücmeli müteşabihin kısımları arasında sayar: “Hasılı aksam-ı müteşabihten hafînin hükmü taleb u taharri, müşkilin hükmü, bununla beraber teemmül, mücmelin hükmü bunlardan bir beyan-ı tefsire intizar ve taharri, asıl müteşabihin hükmü de tevakkuf ve Allah’a tefviz ile ilticadır.”



Aşağıdaki tasnif müfessirimizden önce de bulunup ona mahsus olmamakla beraber, onun tarafından derli toplu ifade edildiğini görmekteyiz:



“Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lafız



cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih. 1- Lafız cihetinden müteşabih ya elfaz-ı müfredede veya kelam-ı mürekkebdedir. Elfaz-ı müfrededeki mesela “ebben”, “yeziffûn” gibi garabetten veya “yed” ve “ayn” gibi iştirakten neş’et eder. Kelam-ı mürekkebdeki: a) ya ihtisardan b) veya basttan c) veya hususiyet-i nazımdan olmak üzere üç kısımdır. 2- Mânâ cihetiyle müteşabih evsaf-ı ilahiye ve evsaf-ı ahiret gibi hissi veya gayr-ı hissi bir suret-i misaliyyesine malik olamadığımızdan dolayı tasavvuruna yetişemeyeceğimiz maânîdir. 3- Her iki cihetten müteşabih başlıca beştir: a) Umum veya husus gibi kemmiyyet cihetinden, b) vücub veya nedib gibi keyfiyet cihetinden, c) nasih veya mensuh gibi zaman cihetinden, d) mekan cihetinden, veya e) ayetin nazil olduğu adet cihetinden -ki “Leyse’l-birre bi en te’tü’l-büyûte min zuhûrihâ”25 gibi- fiilin sıhhat u fesadındaki şurût cihetinden.”



5-Müteşabihin İşlevlerini Bildirmeye Katkısı:

Müteşabih ayetlerin işlevleri konusunda müfessirimiz şu orijinal vurguyu yapar: Müteşabihlerin, muhkem bir hakikati ihtiva ettiklerini unutmamak gerekir.

Müteşabihin önemli bir işlevini ve insanlığın ayrılmaz bir parçası olmasını şu pasajda ayrıntılı olarak bildirir:



Meçhul meçhul ile, şüphe şüphe ile hallolunmaz. Meçhulat, malumat ile ve o malumatın derece-i kuvveti ile mütenasib olarak hallolunur. Ta’lim u irşad, malumat üzerine meçhulatı sezdirmek ve o meçhulatı malumata irca ettirmektir. Talibte malumat arttıkça, muallim, kuvvetine göre meçhulatı peyderpey sezdirir, ba’dehu hallettirir. Bu suretle mehulü sezmek de onu bilmenin bir şart-ı mütekaddimi olur. Cenab-ı Hak kullarına ilm-i hakkı böyle ihsan eder. İbtida kendini ve gayrı temyiz ettiren bir ilm-i muhkem bahşeder. Ba’dehu müteşabih bir halde meçhulatı sezdirir. Bunları kademe kademe muhkemata irca ettirerek malumat-ı yakiniyyeye tahvil eder…



Müfessirimizin bu mütalaasını şöyle özetleyebiliriz:

Göklerde, yerde, bütün kâinatta Allah’a gizli hiçbir şey yoktur. Ama O’ndan başkası için durum böyle değildir, onlar için çok sayıda bilinmeyen şeyler mevcuttur. Aynen bunun gibi, hakikatlere tam tamına mutabık olan Kur’ân-ı Kerim için de benzer bir durum söz konusudur. Öğretim, bilinenlere dayanıp bilinmeyenleri sezdirmek, derken bilinmeyenleri de bilinen şeylere dönüştürmektir. Bir meçhulü sezmek, onu bilmediğinin farkında olmak, onu öğrenmenin ön şartıdır. Allah, meçhulleri müteşabih halinde sezdirir, bunları derece derece muhkem, yani kesin bilgi haline dönüştürür. Allah’ın ilmi sınırsız, beşerinki ise sınırlıdır. İnsanın bunu idrak etmesi en büyük bir marifettir. İnsanın bilgisi ne kadar fazla olursa olsun, önünde bilmediği çok şeyin bulunduğunu sezmeye muhtaçtır. Bu ise, müteşabihat karşısında bulunduğunu bilmektir. Gerek maziye, gerek istikbale dair hiçbir beşeri bilgi, teşabühten kurtulamaz. Kesinlik sadece çok kısa bir an olan hazır zamanda olup her tecrübe anının bir adım gerisi veya bir adım ilerisi teşabühle alakalıdır. “İlmin en kuvvetli müeyyidesi olan tecrübe bile zaruri (kesin) bir müeyyide değildir. Bu babda en sağlam ve en umumi vesika beka-yı illetten çıkan ıttırad-ı âdidir (bu alanda en sağlam belge, varlık sebebinin devam etmesinden ileri gelen normal nizamdır) ki bu da irade-i ilahiyyeye istinaddır. Binaenaleyh ilm-i beşerin müteşabihattan kurtulması gayr-i mümkindir.”



Daha ileride, “İnsanların, Allah’ın ilmine havale edecekleri hakikatlerin her zaman bulunacağını bildirip 'muhkemattan sonra bile hakaik-i müteşabihenin mücerret mevcut olduğunu bilmek de ilm-i beşer için pek büyük bir kemal ve gaye-i beşer için pek mühim bir hayırdır' der. Bu pasajı dikkatle inceleyen bir muhatap, müteşabihatın nefis bir felsefesini ve müfessirimizin onu nasıl temellendirdiğini görerek hayran kalmaktan kendisini alamaz.



6-Müteşabihler Konusunda Rasih Âlimlerin Rolü:

Müellifimiz, cumhura uyarak “Ve ma ya’lemu te’vilehû illallah ve’r-râsihûne fi’l-ilmi”30 ayetinde lafz-ı celâle üzerinde vakf etmeyi tercih eder. Fakat az sonra açıkça söylemeksizin, sanki vakf “fi’l-ilmi”de imiş gibi tefsire başlar. Rasih âlimlerin üzerine düşen görevi vurgular. Bu tefsirin de, önceki gibi İbn Abbas (r.a)’dan nakledildiğini, mütekellimin ile müteahhir âlimlerin birçoğunun bunu tercih ettiklerini belirtir. Daha sonra her iki görüşün sentezi halinde şöyle der: “Bu babda te’vil ve içtihad başkalarının değil, meratib-i muhkemat ile meratib-i müteşabihatı seçer, te’vili caiz olup olmayanları temyiz eder, fitneden kendini ve herkesi iğfal etmekten sakınır, haddini bilir, ilm-i ilahiye tefviz edilmesi lazım gelenleri O’na tefviz eyler, imanı kamil, tarik-i ilimde kavi, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilir ve sever, hasılı hikmete mazhar ulema-yı rasihinin hakk u selahiyyetidir”31

Bir başka yazıda müteşabihler konusunda Bediüzzaman Said Nursi’nin izahlarını da değerlendirip onların bu değerli mütalaalarının müteşabihler konusundaki anlayışı yerli yerine oturtmanın da ötesinde, Kur’ân tefsir ve anlayışına da büyük bir zenginlik kattığı kanaatimizi paylaşmayı düşünüyoruz.

* Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Görevlisi

[email protected]



Dipnotlar

1. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, 2/1036.

2. Yazır, a.g.e., 2/1047-1048.

3. Yazır, a.g.e., 1/159.

4. Yazır, a.g.e., 2/1037.

5. Bakara sûresi, 70.

6. Bakara sûresi, 118.

7. Bakara sûresi, 25.

8. Hud sûresi,1.

9. Zümer sûresi, 23.

10. Yazır, a.g.e., 2/1037.

11. Bakara sûresi, 2.

12. Hud sûresi, 1.

13. Zümer sûresi, 23.

14. Yazır, a.g.e., 2/1036.

15. Zümer sûresi, 23.

16. Al-i İmran sûresi, 7.

17. Yazır, a.g.e., 2/1037-1038.

18. Metinde böyledir. Zannedersem burada bir zühul bulunmakta olup siyaka göre: “meçhulattan malumata” olması gerekmektedir.

19. Yazır, a.g.e., 2/1042-1043

20. Yazır, a.g.e., 2/1038

21. Yazır, a.g.e., 2/1038-1039

22. Yazır, a.g.e., 1/159.

23. Yazır, a.g.e., 2/1038.

24. Yazır, a.g.e., 2/1039.

25. Bakara sûresi, 189.

26. Yazır, a.g.e., 2/1039-1040.

27. Yazır, a.g.e., 2/1043.

28. Yazır, a.g.e., 2/1041.

29. A.g.e.,2,1042.

30. Al-i İmran sûresi, 7.

31. Yazır, 2, 1045.