Âlim bedel öder!
“Dilediğiniz kadar ilim öğrenin. Allah’a yemin ederim onunla amel etmedikçe öğrendiğiniz ilimden faydalanamazsınız.”
26/01/2015 - 14:07

Hasta ziyareti, yardımlaşma ve selamlaşma benzeri birtakım vecibeleri yerine getiren Müslümanlardan etkilenerek İslâm’a girenlerin haberlerini sık sık duyarız. Bildikleriyle amel etmeyenler, hasta oldukları halde ilâç kullanmayan hastalara benzetilmiştir. Bu sebeple, yaşama, konuşmaya tercih edilmiştir. İlmiyle amel etmeyenler, elindeki tesisatı cephede kullanmayan asker ile elindeki feneri karanlıkta kullanmayan kişilere benzerler.

“Dilediğiniz kadar ilim öğrenin. Allah’a yemin ederim onunla amel etmedikçe öğrendiğiniz ilimden faydalanamazsınız.” Hadisi aynı manayı ifade eder. İlim bir ağaç,  amel de onun meyvesidir. Ulemayı diğer kesimden ayıran en önemli özellik, yaşadıkları ahlaktır. Ulemanın insanlara karşı durumunu Muhammed Bakır’ın, Ömer b. Abdülaziz’e yapmış olduğu şu tavsiye çizmektedir. “Yaşça kendinden küçük olanları ‘çocukların’ yerine, orta yaşlıları ‘kardeşlerin’ yerine, büyükleri de ‘ebeveynin’ yerine koy. Küçüklere merhamet, orta yaştakilere sıla-i rahim, ebeveyne de saygı göster.” Verilen hitap ve söylenen sözlerin tesiri, gerektiğinde Davası, ilmin vakarı adına bedel ödemeyi göze almalarına bağlıdır. Uğrunda fedakârlıkta bulunulmayan davalar ölmeye mahkûmdur. Bu sebeple söylemlerini yaşatmak isteyenler o uğurda kendilerini feda etmekten çekinmemelidirler. Kaynaklar, toplumların beka ve devamını, ilimlerini yaşayan ulemaya bağladığı gibi, onların helak ve yok oluşlarını da amelsiz ulemaya bağlamıştır. “Ben ümmetim için ne mümin ne de müşrikten korkarım. Mümini imanı korur, müşrik de şirkiyle bilinir. Tek endişe ettiğim kesim, amelleri olmayan, dil uleması münafıklardır.” hadisi bu meâldedir.

Gerçek bir âlim; söylemlerden ziyade hayat tarzıyla insanları davet eder. O, aksiyon ve yaşamıyla insanları etkiler. Bildikleriyle amel etmezse insanlar üzerinde etkili olamaz. Hz. İsa’ya kötü örnek olmak konusunda ‘en kötü insan kimdir?’ diye sorulunca: ‘Kötülüğe çığır açan ulemadır.’ diye cevap vermiştir. Çünkü onun bir yanlışı yığınlarca insan üzerinde olumsuz etki bırakmaktadır.

Ulema, sahip oldukları ilme muhalefet etmenin nifak ve bir nevi yalan olduğuna inanmaktaydı. Onlar, ilmi nur, günahları da ruh ve toplumu kirleten karanlık olarak görürlerdi. Her konuda olduğu gibi yaşama konusunda da Peygamberimizi rehber edinirlerdi. Peygamber Efendimiz, bütün ulemanın mutlak rehberi olduğu halde, ayakları şişinceye kadar ibadet etmiyor muydu? Hz. Ebubekir yufka yürekli ve gözü yaşlı değil miydi? Hz. Ömer’in adalet ve takvası, dillere destan olmamış mıydı? Hz. Osman, namazlarında Kur’an’ı tefekkür ederek okumuyor muydu? Hz. Ali, geceleyin namazgâhında sakalları ıslanıncaya kadar ağlamıyor muydu? Peygamberlerin karşılaştıkları en büyük muhalefet, cahil mukallid ve mutaassıblardan gelmedi mi?  

İlme sahip olmak yetseydi Kitap ehli kurtulmuş olacaktı. Kur’an, Yahudileri “gazaba uğramışlar”, Hıristiyanları da “dalalette olanlar” olarak nitelemiştir. Şüphesiz bu, onların ellerindeki Kitap ve Suhuf’la amel etmemelerinden dolayıdır.

İnsanlar, bedensel hastalıklarla ilgilenen hekimlere muhtaç olmayabilirler. Ancak ruhî hastalıkların tabiplerine her zaman muhtaçtırlar. Balık için su, beden için hava ne ise, kalp ve ruh için de ilim odur.Ulema dünyanın hayatı ve ruhudur. İnsanın ilme olan ihtiyacı, balığın suya, gözün ışığa, kulağın sese olan ihtiyacı gibidir. Bu sebepledir ki ilim adamı yetiştirmede son derece hassasiyet göstermişlerdir.

İmam Azam Ebu Hanife'nin büyük öğrencisi İmam Muhammed eş-Şeybani, bir dersi müteakip ders halkasındaki öğrencilerini ihtiyaç olmadığı halde evinin inşasına yardımcı olmaları için götürür. Kendisi ise geriye çekilip onların davranışlarını izler. Öğrencisinin biri, kendisinden taşın altına koymak üzere küçük bir çakıl taşı isteyen ustaya, üşendiği için yere eğilmeyerek komşunun duvarındaki eğreti bir çakılı çeker ve uzatır. Buna şahit olan İmam, öğrencisine ertesi gün babasıyla birlikte gelmesini söyler. Çocuğun babasına İmam'ın söyledikleri manidardır: "Bu çocuğu al; ister marangoz yap, ister demirci, ister ayakkabıcı, ister terzi olarak yetiştir. Sakın ilim adamı yapma! Yoksa ilmin itibar ve şerefini ayaklar altına düşürebilir!"

Gerçek âlim, temiz aynaya benzetilmiştir. O, okuduklarını yaşamına yansıtır. Bildikleriyle amel etmeyenler ise taş veya tahta gibidir. Hiçbir şeyi yansıtmaz. İslâm toplumlarının en büyük eksiği bildiklerini hayata geçiren bir kesimin bulunmamasıdır. Hz. Peygamber, “Allah’ım! Fayda vermeyen bir ilimden sana sığınırım.” Buyurmakla, sahibini imana, ihlasa, aksiyona geçirmeyen bir ilmin felaket olacağına işaret etmiştir. İslâm’ı yaşayanlar, hayatlarıyla büyük ve müspet bir faaliyet içerisindedirler. Hain veya ehliyetsiz hekimin insanı öldürmesi gibi, ehil olmayan veya ilmiyle amel etmeyen âlimin de insanların din ve ahlâkını ifsat etmesi muhtemeldir. 

Ulema, otoriteyi güç ve ikrahla değil, amel, ahlâk ve yaşantılarıyla sağlar. İnsanların kalplerinde taht kurup ihtiyari bir itaat ve uyum meydana getirir, zulüm ve hukuk ihlallerini reddeder, hakkı söyler, umerayı ve siyasileri irşat ve nasihatleriyle uyarır, hukuk ihlallerini kaldırır, bu yolda eza ve cefa görür, herhangi bir menfaat beklemediklerinden halkın teveccühüne mazhar olurlar. Kimseye minnet borçları yoktur.

Ulemanın, samimiyet içinde ilim/amel/ihlas ile yaşanan hayatlarından gelen güçlerini ortaya koymaları halinde İslâm dünyası bir yana, bütün dünyanın çehresini değiştirecek güce sahip olduklarına inanmaktayız. Bu vesile ile yüzüne tükürülecek değil, alnından öpülecek âlimlerin mevcudiyeti bizi rahatlatıyor. Buna dikkat etmeyen siyasiler ise yüzüne tükürüleceği günlerin endişe, sıkıntı ve tedirginliği içinde siyasi hayatlarına devam edebilecekler mi acaba?

Peygamberimizin Hayatından

Cennete gitmenin yolunu öğreten bir Peygamber

Ebu Hureyre (r.a) şöyle anlatıyor: 
“Ey Allah’ın Resulü! Seni gördüğüm zaman gönlüm huzurla doluyor, gözüm aydın oluyor. Bana her şeyi anlat.” Dedim. O da :
“Her şey sudan yaratılmıştır” buyurdu. Ben de: 
“Bana öyle bir şey söyle ki, onu yaptığım zaman cennete gireyim.”
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Selamı yay, yoksulları doyur, akrabaları ziyaret et, insanlar uykudayken gece namaz kıl, sonra da selametle cennete gir.” (Müsned)

İBRET

Dertli annenin hitabı

Bir genç, annesinin sözünü dinlemedi. Dertli kadının gönlü ateş gibi yandı. Gitti, beşiğini getirip önüne koydu: “Ey eski halini unutan çocuk!” dedi. “Daima ağlayan aciz bir yavruydun. Gece ve gündüz koşardım yardımına. Şu beşiğin içinde, hiçbir şeye yetmezdi gücün. Yüzüne konan bir sinekten incinir ve onu kovamazdın. Ya daha öncesi? Ana rahminde rızkın göbekten gelmez miydi? Göbek kesilince, bir cankurtaran gibi mememe yapıştın. Şimdi büyüdün, kuvvet sahibi oldun. Fakat unutma uzun sürmez bu güç. Gün gelir insan ölür, mezarın çukuruna girer. Mezardaki böcekler, beynini yerler. Kendiliğinden bir karıncayı bile yine def edemezsin yavrum”

HATIRA

‘Çok yoğun’ siyasetçilere duyurulur

Mâbeyn katiplerinden Abdülhâmid bağlısı olmayan birisi hatıralarında anlatıyor:

-Bir akşamdı, mâbeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen, mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini tertipleyip huzura çıkmak üzere iken bir telgraf geldi.

İstanbul’da Lâleli Postahânesi memurlarından birinin Yıldıza çektiği bir telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve merhamet-i şahâneye sığındığını bildiriyordu. Bu mektuba kıymet vermedim ve listeye almadım. Huzurda, padişah âdeti üzere her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilave etti:

-Başka bir şey var mı?

Telgrafı söyledim. Arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı söyledim. Emir verdi:

-Hemen getiriniz.

Getirdim. Dikkatle okudu. Ve derhal mütehassıs bir tabip ve yavere, doğru Lâleli’ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilerine refâkat etmemi ferman etti.

Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim: Hünkâr, bahçe üzerindeki odasında, ışıklar açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu? Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu. Doğumun zor olduğunu, fakat müdahale ile kadının kurtulduğunu, çocuğa “Abdülhamîd” isminin verildiğini, ihsân-ı şâhânenin de aile reisine teslim edildiğini, adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım.

Bizi ayakta dinledi. Sadece rahatladığını gösteren bir “oh” çekti. Ve paravanın arkasına geçerek sabah namazına durdu.