Değerlendirmede Ölçü
"İşittik ve itaat ettik" (1) diyen muvahhid mü'minler Hakkı işittiler ve hakka tabi olup itaat ettiler O mü'minler, Allah'a ve Rasulü (s.a.s.)' e katıksız iman ettiler ve imanlarında hiçbir şübheye düşmeden teslim olup itaatlerini gereği gibi yerine getirdiler (2) Bu, onların asla değişmeyen özelliğidir Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, muvahhid mü'min müslüman kullarının bu özelliklerini şöyle beyan buyurur:
07/04/2009 - 15:48

 "Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve Rasulüne çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: 'İşittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte felâha kavuşanlar bunlardır." (3)
Dünyada da, ahirette de kurtuluşa erenler, işte bunlardır… İman, takva ve teslimiyet ehli olanlar, dünyada izzeti, ahirette cenneti hak etmişlerdir…
 Dünyanın neresinde olursa olsun ve hangi çağda yaşarsa yaşasınlar bu mü'min müslüman şahsiyetler, yegâne Rabbleri Allah Azze ve Celle'nin tamamlanmış nimeti olan hayat nizamı İslam'a katıksız iman edip teslim olmuşlardır…
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak islam'ı seçip beğendim." (4) diye buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ, bütün hayatı kuşatıcı olarak ve kıyamete kadar gelecek nesillerin her ihtiyacını karşılamak üzere dinini tamamlamıştır…
"Bu ayet, Vedâ Haccı arefesinde nâzil olmuştur. Ayetin mânâsında anlaşıldığına göre, daha önce inen bütün hüküm ve farzlar tamamlanmış olmaktadır." (5)
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa (veya benimserse) asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır." (6)
Çünkü:
 "Hiç şüphesiz din, Allah katında islâm'dır." (7)
 Din, yani hayatı kuşatıcı İslâm tamamlanmış, her çağın problemlerine çözüm üreten ve sorunlarına cevap veren nizam kemâle ermiştir… İslâm'ın cevap veremediği hiçbir soru ve çözemediği hiçbir hayati problem yoktur!..
"Biz, Kitab'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık." (8) diye buyuruyor Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ…
Hayat nizamı İslâm'ın hiçbir noksanlığı yok ve kendisinin dışında hiçbir şeye de ihtiyacı yoktur…
İbn el-Mâcişûn (rh.a.) şunu nakleder:
(İmam) Mâlik'in şöyle dediğini duydum:
-Kim İslam'da, hoş gördüğü zannıyla bir bid'atı uydurursa, o kimse, Muhammed (s.a.s.)'in risâletine ihanet etmiştir.
Çünkü Allah:
"Bugün size dininizi tamamladım." (Mâide,5\3) buyurmaktadır.
O gün din olmayan (şey), bugün de asla din olmayacaktır! (9)
İslâm, her çağın ve her ortamın hayat nizamıdır… İslâm, fıtrat dinidir… İnsan fıtratı değiştirilmedikçe, her çağda ve her ortamda İslâm'a uyum sağlar ve İslâm ile uzlaşır… İslâm, hayatı kuşatıcı bir nizam olduğu için, insanın her derdine devâ olmuş ve onunu her ihtiyacını, insan şahsiyetine uygun bir şekilde giderip huzur ortamını sağlamıştır… Ferd ferd insan yada insan kitleleri, kendisinde hayat ve huzur bulacakları fıtrat dini İslâm'a teslim olur, emre itaat edecek olurlarsa, onların hâl olmadık hiçbir problemleri, çâre bulmadık hiç bir dertleri kalmaz… Çünkü İslâm, insan hayatıyla ilgili bütün meseleleri çözümünü sunmuş, faydalıyı helâl, faydasızı ve zararlı olanı haram kılmıştır!..
Ebu Zerr (r.a) anlatıyor:
-Andolsun ki Rasulullah(s.a.s.), bizi terk ettiğinde, gökyüzünde kanat çırpan bir kuşa varıncaya kadar da ondan bir ilmi bize zikretmiştir! (10)
Muvahhidlerin ve mücahidlerin önderi, en son Nebî ve en son Rasul, Rasulullah Muhammed (s.a.s.), insan hayatıyla ilgili kapsayıcı bütün bilgileri vermiş, hayatıyla yaşayarak göstermiş, önderliğini kâmil mânâda gerçekleştirdiği gibi, örnekliğini de en üst seviyede gündeme getirmiştir…
Rabbimiz Allah Teâla'nın beyanıyla:
"O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.
O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir." (11)
Muttalib b. Hantab (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın size emretmiş olduğu hiçbir şeyi size emretmeden terk etmiş değilim. Allah'ın sizi ondan nehyetmiş olduğu bir şeyi sizden nehyetmeden sizi terketmiş değilim.
Şüphesiz Ruhu'l-Emin, kalbime şunu vahyetti: Hiçbir nefis, rızkından istifade etmeyinceye kadar ölecek değildir. Talebinizi güzel yapın" (12)
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in, Ümmet'e bıraktığı ve sımsıkı sarıldıkları müddetçe asla sapmayacakları iki emanet olan "Allah'ın Kitabı ve Nebîsi'nın Sünneti" (13) hayatî bütün meseleleri açıklamış, noksan bir konu bırakmamıştır…
İrbâd b. Sariye (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi apaydın olan (en küçük bir şüphe kabul etmeyen gayet açık) bir din üzere bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar." (14)
"Merhamet olunmuş Ümmetini", dosdoğru ve apaydın bir yol üzerinde bırakarak, yolda nasıl yürüyüp hedefe ulaşılacağını en ince detaylarına kadar öğreten önderimiz Rasulullah (s.a.s.), O insanlığa örnek yaşantısıyla hidayet rehberi olmuştur… 
Abdullah b. Ömer (r.anhuma)' nın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Benim sünnetimde sûkün bulan, hidayete ermiştir. Sünnetimden başka şeyde sûkün bulan kişi de helâk olmuştur." (15)      
Hidayet üzere olmak ve dünya hayatını huzurlu bir şekilde devam ettire bilmek için Rasulullah (s.a.s.)' in izlenmesi, yani O'nun Sünnet'ine tabi olunması olmazsa olmazdır!.. O'na itaat etmek, Rabbimiz Allah Teâlâ'nın emridir… (16)
Abdullah b. Abbas (r. anhuma), Atâ'(rh. a.), Mücahid (rh.a.)ve Mâlik b. Enes (rh.a.), ortak bir görüş olarak şöyle demişlerdir:
-Allah Rasülü (s.a.s.) hariç, istisnâsız herkesin sözü kabulde edilebilir, red de edilebilir! (17)
Rasulullah (s.a.s.)'in sözü, ancak dinlenilip kabul edilir… Onun reddi asla mümkün değildir… Bir Muvahhid mü'min, Rasulullah (s.a.s.)'in sözlerine karşı "işittik ve itaat ettik" der… Böyle inanıp davranmak, muvahhid mü'min katıksız imanı gereğidir… Hayatın, iman ve cihad olduğuna inanan mü'min şahsiyetler, "işittik ve iman ettik," "iman ettik ve itaat eyledik," hakikatını yaşanır hâle getirirler…   
Tek ve değişmez ölçü: Hayat nizamı İslam'dır… Kitab'dır ve Sünnet'tir!..
Kadın olsun, erkek olsun her muvahhid mü'min, yalnız Allah'ı Rabb edinmiş, din olarak İslâm'ı kabul etmiş ve Nebî olarak da Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'e iman ederek, imanını itaat eyleyerek apaçık bir şekilde ortaya koymuştur… İmanı, şirkten ve küfürden temizlenmiş, itaatı ise, bid'at ve hurafeden alabildiğince uzaklaşmıştır… Bu saflık ve bu temizlikle Kitab ve Sünnet ölçüsünü elde etmiş, hayatı bu ölçü ile değerlendirip, olaylara bu ölçü ile değer biçmiştir…
İnsanın inancı ve itaatı ne ise, hayatı ve olayları ona göre değerlendirir… İnsan, hangi ölçü ile bakarsa, değerlendirmeyi onunla yapar ve sonuç o ölçüye göre olur!..
Bir insan, eğer Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ'nın tamamlanmış nimeti olan İslâm'ı hayat ölçüsü edinecek olursa, hayatî meselelere bakışı, değerlendirmesi ve sonuca ulaştırması başka olur, yok eğer İslâm topraklarını işgal eden tağutlara itaat ederek ve tağutî bir ölçü ile olayları değerlendirmesinin sonuçları başka olacaktır!.. Ola ki bu insan, kendisini Müslümanlardan kabul eder olsun!.. Hayat olaylarını ne ile ölçüp değerlendiriyor ise, o kişi ancak odur!.. Eğer değer ölçüsü İslâm ise, İman ve itaatı İslâm'a göre olur… Eğer değer ölçüsü, Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen ve egemen oldukları işgal edilmiş İslâm topraklarındaki tağutî düzenler, ya da İslâm'ı yasaklayan tağutların hevâları ise, hayatî olayları ona göre değerlendirecektir…
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ'nın beyan buyurduğu şu ayetleri örnek olarak ele alalım… Bu iki bakış ölçüsünce ayetteki hevâsını ilâh edinmiş tipin değerlendirilmesini görelim…
Şöyle buyuruyor Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ:
"Kendi istek ve tutkularını(hevâsını)ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekîl olacaksın?
Yoksa sen, onların çoğunun (söz) işitir ya da aklını kullanırımı sanıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler. Hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın(ve aşağı) dırlar." (18)  
İmam İbn Kesîr(rh.a), bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:
"Kendi nefsinin arzusuna göre neyi güzel görmüşse, o şey, o kimsenin dini ve mezhebi olmuştur. Nitekim başka bir ayet-i kerimede:
"Kötü olarak işledikleri kendisine çekici-süslü kılınıp da onu güzel gören mi (Allah katında kabul görecek)? Artık şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete eriştirir. Öyleyse onlara karşı nefsin hasretlere kapılıp gitmesin." (19) buyururken, burada da:
"Şimdi ona karşı sen mi vekîl olacaksın?" buyrulmuştur.
İbn Abbas (r.anhuma) der ki:
 -Cahiliyye devrinde kişi, bir süre beyaz bir taşa tapınır, bir başkasını ondan daha güzel gördüğü zaman birinciyi terk edip ikinciye tapınırdı.
Yoksa sen, onların çoğunun dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanıyorsun? Başka değil, onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hattâ daha da sapıktırlar. Durumları, otlamaya giden hayvanlardan daha kötüdür. Zirâ onlar, ne için yaratılmışlarsa onu yaparlar. Bunlar ise, tek ve ortağı olmayan Allah'a ibadet için yaratıldıkları hâlde bir başkasına tapınmakta ve aleyhlerine huccet konulmuşken, kendilerine elçiler gönderilmişken, Allah'a ortak koşmaktadırlar." (20)
İmam Kurtubî(rh.a), bu ayetlerin tefsirinde şunları beyan eder:
"Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?"buyruğu ile yüce Allah, onların kalplerinde şirki muhafaza etmelerine rağmen ve onun üzerinde ısrar etmelerinin hayret edilecek bir hâl olduğunu peygamberine bildirmektedir. Bununla birlikte onlardan herhangi bir kimse, herhangi bir delil olmaksızın bir taşa yönelip, ibadet edebiliyordu.
el-Kelbî ve başkaları dediler ki:
-Arablardan herhangi bir kimse, bir şeyi hevâ ve hevesiyle sevip ona bağlandı mı, Allah'dan başka ona ibadet ederdi. Ondan daha güzelini buldumu bu sefer birincisini terkeder, daha güzel olanına tapardı. (21)
İbn Abbas(r.anhuma)dedi ki:
-Hevâ, Allah'dan başka kendisine ibadet olunan bir ilâhtır!
Sonra bu ayet-i kerimeyi okudu.
"Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimse" buyruğunun, hevâ ve hevesine itaat eden kimse, anlamında olduğu da söylenmiştir.   
el-Hasen'den rivayete göre:
-O, neyi severse, mutlaka ona tabi olan kimse, diye açıkladığı nakledilmiştir ki, anlam birdir.
"Onlar, ancak hayvanlar gibidir." Yemeleri, içmeleri ve ahiret hakkında düşünmemeleri itibariyle onlara benzerler. "Hattâ onlar-yolca daha da sapıktırlar." Zirâ hayvanlar için hesab ve ceza söz konusu değildir.
Mukâtil dedi ki:
-Hayvanlar, Rablerini bilir, gidip otlayacakları yerleri bulur ve bilip tanıdıkları sahiblerinin arkasından giderler. Bunlar ise, hakka iletenin arkasından gitmezler. Kendilerini yaratıp rızıklandıran Rablerini de bilip tanımazlar. (22) 
Diğer bir açıklamaya göre de hayvanlar, eğer Tevhid ve Nübüvvetin sağlıklı ve doğru oluşunu akıllarıyla kavrıyor ise de ayrı şekilde bunların batıl olduğu inancına da sahib değillerdir." (23)
Hevâsını İlâhlaştıran ve "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen" egemen tağutlar ile, onların hükümleriyle hayatlarını tanzim eden diğer insanlar, onları,  Allah'dan başka rab ve ilâhlar edinmiş, dolayısıyla Allah'a şirk koşmuşlardır…
"Şübhesiz şirk, çirkin bir şey ve büyük bir zulümdür. (24) Zirâ o, bir şeyi, konulması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Kim yaratanla yaratılanı, ilâh ile putu bir tutarsa, kuşkusuz o, insanların en ahmağı akıl ve hikmet mantığından en uzak olanıdır. Ona, zalimlik sıfatının verilmesi ve hayvanlar arasında sayılması uygun düşer." (25)
Çağdaş tağutlar tarafından işgal edilip paramparça edilerek ve her parçasına bir tağutun egemen olduğu İslâm topraklarında iktidar olanlar, tağutî hükümlerle hükmetmektedirler… Tağutî hükümlerle hükmeden iktidar sahiblerinin bazıları, Allah'ın hükümlerini inkâr ve reddederek yasaklayıp geçersiz kılarken bazıları da, Allah'ın hükümlerini kabul etmekle beraber yasaklayıp geçersiz kılmaktadırlar… Bunlardan bazılarını inkâr ve reddi, bazılarının da kabulu, Allah'ın hükümlerinin yasaklanıp geçersiz kılınması konusunda birbirinin aynısı olmuşlardır…  Her iki iktidar sahiblerinin iktidar dönemlerinde, Allah'ın hükümleri yasaklanıp geçersiz kılınmıştır… Birinin abdestsiz, diğerinin abdestli ve namazlı olması, sonucu değiştirmemiştir… Sonuç: Allah'ın hükümleri yasak ve geçersiz bir hâlde terk edilmiştir!.. Allah'ın hükümlerinin yerine, ilâhlaştırdıkları hevâlarından kaynaklanan hükümler, hayata hakim edilmiştir…
İşgal edilmiş vatanlarında esaret altındaki Muztaz'af muvahhid mü' minler, Allah'ın hükümlerini yasaklayıp geçersiz kılan iktidarlar arasında sonuç bakımından fark görmezler… Çünkü onlar, Kitab ve Sünneti ölçü edinmişlerdir… Onlar, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e iman ve itaat etmişlerdir… Onlar, imanın emrine verdikleri akıllarını kullanır ve "Nass" 'ın hükmünce düşünüp hayatî olayları değerlendirirler…
Diğer yanda bulunan kitlelerin ölçüsü ya menfaatları ya da duygularıdır… Onlar, egemen hükümlere değil, egemen kişilerin özelliklerine bakarlar… Eğer bu egemen kişiler,  abdestli ve namazlı kişiler iseler, onların tağutun hükümleriyle hükmetmeleri, Allah'ın hükümlerinin yasaklayıp geçersiz kılmaları hiçte önemli değildir… Ne de olsa abdestli ve namazlı kişilerdir… Bunlar olmasında abdestsiz ve namazsızlar mı olsun!.. Hâlbuki abdestli ve namazlılar, abdestsiz ve namazsızların yaptıklarının aynısını yapmaktadırlar… Aynı hükümler ve aynı hükümlerin gereği olan uygulamalar… Tağutun hükümleri geçerli, Allah'ın hükümleri yasak ve geçersiz!..
İslâm topraklarını işgal edip her türlü zulüm ve sömürüyü en korkunç şekilde yapan egemen tağutî iktidarları ayakta tutanların, kendilerini müslüman gören kitleler olduğu da hayatın inkâr edilemez bir gerçeği… Egemen zalim tağutlar, iktidar güçlerini, her yönüyle cehâletin koyu karanlığına ittikleri halk kitlelerinden almaktadırlar… Bu kitleleri politik tuzaklarla, şeytani planlarla ve koyun postuna bürünmüş vahşi kurt rolleriyle aldatmakta, sömürmekte, derin gaflet uykularına daldırmakta, bu hâlleriyle sevk ve idare etmektedirler…
İslâm ölçüsünü kaybetmiş, Kitab ve Sünnet gerçeğinden uzaklaştırılmış, isimleri müslüman, fakat fikir, hâl ve hareket bakımından işgalci, zalim egemen tağutlara itaatkâr kitleler, "gecesi, gündüzü kadar apaçık" hak yolunu bırakıp, hevâlarını ilâhlaştıran tağutların ardı sıra gitmektedirler… Bu sapıtılmış gidişlerini de, İslâm'ın bir emri olarak görüp kabul ettiler!.. Hâlbuki muvahhid mümin müslümanların, hangi çağda ve hangi durumda olursa olsun, egemen tağutlara vereceği tek cevap:    
"Sizin dininiz size, benim dinim bana!"  
Çünkü katıksız iman ettiği Rabbi Allah Teâlâ böyle buyurmakta ve izinde olup peşinden asla ayrılmayacağı önderi Rasulullah(s.a.s.), böyle buyurup net tavrını ortaya koymuştu…
İbn Abbas(r.anhuma) anlatıyor:
Kureyş müşrikleri, Rasulullah (s.a.s.)'e kendisi için bir şart ortaya koyup, dâvâsından vazgeçmesi karşılığında, Mekke'nin en zengini yapmaya, kadınlardan istediği birisiyle evlendirmeye, kendilerine idareci seçip peşinden gitmeye çağırdılar ve:
-Ya Muhammed, bizim sana vereceğimiz ancak bu kadardır. Sen, bizim ilâhlarımıza sövmekten vazgeç, onları kötü sözlerle anma. Eğer razı olmazsan biz sana, teklif edeceğiz ki, orda senin için iyilik vardır, dediler.  
Rasulullah(s.a.s.):
"Nedir o?" diye sordu.
 Onlar:
 -Sen, bizim ilâhlarımız olan Lât ve Uzza'ya bir yıl tap, bizde senin ilâhına bir yıl tapalım, dediler.
Rasulullah(s.a.s.):
"Rabbimin emri gelinceye kadar bana zaman verin!" buyurdu.
Bunun üzerine Allah'ın indinden ve "Levh-i Mahfûz"'dan bir süre ile bazı ayetler nâzil oldu.
Sûre'de şöyle buyurmaktadır:
"De ki: Ey Kâfirler,
Ben, sizin taptıklarınıza tapmam.
Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz.
Bende sizin taptıklarınıza tapacak değilim.
Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
Sizin dininiz size, benim dinim bana." (26)
Nâzil olan ayetler ise, şöyle idi:
"De ki: Ey cahiller, bana, Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): 'Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.
Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer, 39\64-66) (27)
"Rasulullah(s.a.s.), sabah erken "Mescid-i Haram"'a gitti. Kureyş'in ileri gelenleri oradaydı. Sûre'yi onlara baştan sona okuyunca, o zaman O'dan umudlarını kestiler." (28)
İşte kıyamete kadar geçerli olan net tavır!.. Aziz İslâm Milleti'nin ferdleri olan muvahhid şahsiyetlerin tavrı budur ve bundan başkası olamaz, olmamalıdır da!      
Yeryüzünün varisi ve "Merhamet olunmuş Ümmet"'in mutlak müctehidlerinden İmam Mâlik b. Enes (rh. a.) şöyle der:
Bu ümmete, ancak ilk devrindeki ümmet için uygun olan işler uygun olur!(29)
İbn Abdilberr (rh. a)'ın rivayetine göre, İmam Mâlik (rh. a) şöyle demiştir:
Vehb b. Keysan el-Kureşî, bizim yanımızda oturur ve şu sözü söylemeden asla kalkmazdı:
Biliniz ki, bu ümmetin evvelini ne düzeltti ise, sonunu da ancak o düzeltir! (30)
Dipnotlar:
1) Bakara, 2/285.
2) Bkz. Hucurat, 49/15.
3) Nur, 24/51.
4) Mâide, 5/3.
5) İmam Celâleddin es-Suyutî, el-itkan Fi Ulûmi'l-Kur'ân İlimleri Ansiklopedisi, çev. Doç. Dr. Sakıp Yıldız-Dr. Hüseyin Avni Çelik, İst. 1987, c. 1, sh. 58.
6) Âl-i İmrân, 3/85.
7) Âl-i İmrân, 3/19.
8) En'âm, 6/38.
9) İmam Şâtibî, el-İ'tisâm, çev. Dr. Ahmet İyibildiren, İst. 2003,  c. 1 (1-2 bir arada), sh. 60. c. 2, sh. 24, 71, 82.
10) Ebu Davud Tayalisî, Müsned, c. 1, sh. 385, Hbr. 481.
İbn Hibban, es-Sahih, c. 1, sh. 142, Hbr. 65.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, sh. 154, Hbr. 21689.
Bezzâr, Müsned, c. 9, sh. 341, Hbr. 3897.
11) Necm, 53/3-4.
12) İmam Şafiî, Müsned, c. 4, sh. 64, Hds. 1798.
Beyhakî, Şuabu'l-İman, c. 2, sh. 67, Hds. 1185.
13) Bkz. İmam Malik, Muvatta, Kitabu'l-Kader, Hds. 3.
14) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 6, Hds. 43.
İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, çev. Rıfat Oral, Konya, 2003, c. 2, sh. 14, Hds. 7/285'in devamında.
İmam Hafız el-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, çev. A. Muhtar Büyükçınar, vdğ. İst. T.y. c. 1, sh. 113,  Hds. 17. İbn Ebi Asım, "Kitabu's sünne" 'de hasen isnad ile rivayet edilmiştir.
15) İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. c. 1, sh. 112, Hds. 14.
İbn Ebi Asım ve İbn Hibban, "es Sahih"'inde rivayet etmişlerdir.
16) Bkz. Âl-i İmrân, 3/31. Nisa, 4/59, 80.
17) Şah Veliyyullah  ed-Dihlevî, Fıkhî İhtilaflarda Ölçü-el-İnsâf Fi Beyâni Esbâbi'l-İhtilâf, çev. Musa Hûb, İzmir, 2006, sh. 125.
18) Furkan, 25/43-44. Ayrıca bkz. Casiye, 45/23.
Not: Bu ayetin nüzûl sebebi için İmam Alûsî (rha) şöyle demiştir:
"İbn Ebi Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Abbas (r.anhuma)'dan rivayetinde şöyle denmiştir:
Cahiliyye devrinde kişi, bir zaman beyaz bir taşa tapınır, sonra ondan bıkarak tutar bir sürede siyah bir taş bularak onu sever ve onu ilâh edinerek o taşa tapınırdı. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ:
"Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilâh edineni gördün mü?....." ayet-i kerimesini indirdi.
Prof. Dr. Bedreddin Çetiner, Fatiha'dan Nâs'a Esbâb-ı Nüzûl, İst. 2002, c. 2, sh. 670. Alûsî, Rûhu'l-Ma'ânî, c. 19, sh. 24'den.
19) Fatır, 35/8.
20) İbn Kesîr, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsirî, çev. Dr. Bekir Karlığa-Dr. Bedreddin Çetiner, İst. 1986, c. 11, sh. 6012-6013.
21) Bkz. İbn al-Kalbî, putlar Kitabı, çev. Beyza (düşünyen) Bilgin, İst. 2003,  sh. 58.
22) Bkz. Mukâtil b. Süleyman, Tefsirî Kebîr, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2006, c. 3, sh. 188.
23) İmam Kurtubî, el-Câmiu Li-Ahkâmî'l-Kur'ân, çev.M.Beşir Eryarsoy, İst. 2001, c. 12, sh. 554-556.
24) Bkz. Lokman, 31/13.
25) Muhammed Ali es-Sabunî, Saffetü't-Tefâsî-Tefsirlerin Özü, çev. Prof. Dr. Sadreddin Gümüş-Dr. Nedim Yılmaz, İst. 2003, c. 5, sh. 19.
26) Kâfirun, 109\1-6.
27) Taberânî, Mu'cemu's-Sağir Tercüme ve şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1997, c. 2, sh. 201,  Hds. 517.
28)Abdul fettah el'Kadî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, sh. 430.
İmam el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Dr. Necati Tetik-Necdet Çağıl, Erzurum, T-Y. sh. 559.
İbn Hîşam, İslâm Tarihi-Siret-i İbn Hîşam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, c. 1, sh. 484.
İbn Kesîr, A.g.e. c. 15, sh. 8722.
29) Kadı Iyâz, Şifâ-ı Şerif, çev. Suat Cebeci, Ank. 1992, sh. 373.
30) Faysal b. Kazzâm el-Câsim, Tevhid inancına Aykırı iddialar ve Cevapları, çev. Ahmet İhsân Dündar, İst. 2006,  sh, 106, Dipnot: 199. et-Temhid (9\ 315)' den.